Ottomania: Ama Türklerinki

Artık yarı-akademik çevrelerde neredeyse bir sövme sözcüğü olarak kullanılan “oryantalistler”in metinlerinde kurguladıkları Osmanlı, ürettikleri mitler, saplantılı harem merakları -yine oriental değil fakat occidental çevrelerde- sıklıkla incelendi ve eleştirildi. Batı’nın, Doğu üzerinde çalışan öncüllerinin yarattığı bu mitleri büyüsünden arındırma faaliyetlerinin semeresi döne dolaşa Türkiye’ye de geldi ve böylelikle kendi kendini tashih eden Batılı Doğu araştırmaları geleneği üzerinden, Doğu’yu anlatan Batılının yanlışlarına gönül rahatlığıyla sitem edebilir hâle geldik. Bu bağlamda, yazıya da ismini veren, Cavaliero’nun Ottomania: The Romantics and the Myth of the Islamic Orient’i ve Jezernik’in editoryal çalışması Hayallerdeki Türk’ün zikredilmesi yerinde olur. Fakat her zamanki tavrımızla çuvaldızı başkasına batırmadan önce iğneyi tenimize değdirmekten bile kaçınarak hızlıca yere attık ve ayağımızın ucuyla bir daha asla bakmayacağımız bir halının altına ittik. Böylelikle halımızın altındaki iğne atsak düşmeyecek iğne bolluğunu bir parça daha gönendirmiş olduk. Bu büyülü bir halıdır, zamanın sonuna kadar oraya bir şeyler süpürmeye devam edebiliriz ve süpürdüğümüz her yeni şeyle beraber kendisinde fizik dünyada varlığı kanıtlanamayacak yeni bir alan açılır. Fakat iğneyi kendimize batırmış da tatlı canımız acımışçasına bir hırsla Batı’nın orasına burasına savurduğumuz çuvaldız da öylesine yamuk yumuk bir şey ki bir yere saplandığı yok. Bu işten biricik kazanımımız artık topluca gözümüzü boyamış olduğunu düşünmeye başladığım iğne koleksiyonumuzun büyümesi oluyor. 

Bu durum elbette Batı’yla aramızdaki ikircikli iletişimin doğasının kaçınılmaz bir sonucu. Türkiye ile Batı ilişkileri, teknik üstünlüğünden bize bir şey buyurmak için bir meşruiyet aracı devşiren Batı’yla bizim onun buyruğunun çevresinden dolanmak şeklindeki şark kurnazlıklarımızın bir tarihidir: Batı modernleşmemizi talep eder, biz bunu reddetmeyiz fakat bu modernleşmeyi öyle bir yorumlarız ki Mühendishâne-i Bahrî-i Hümâyûn kurup da niçin hâlâ modern devletler arasında zikredilmediğimize teessüf ederiz. Fakat konu -şayet öyle bir şey kaldıysa- bu ilişkinin tarihi, seyri ya da olası serencamlarından biri değil. Konu bir zamanlar Osmanlı hakkında mitler üreten ve onları en fazla sathından tanıyabildikleri için bu konuda mazur tutulmaları bile düşünülebilecek olan farklı bir medeniyetin hakkında mitler ürettikleri devletin ardıllarından başlıcasında yaşayan insanların da -üstelik bu yüzden mazur tutulmaları düşünülemez- bu mitlere karşı ürettikleri anti-mitlere saplanıp kalmalarıdır. Buna uzun bir süre için OsmanlıcılıkYeni Osmanlıcılık gibi adlar verildi. İlki literatürümüze Meşrûtiyet döneminde başka bir bağlamda girdiği için bir tür kafa karışıklığına yol açıyor ve ikincisi de varlığını bir ölçüde bu duruma, büyük ölçüde ise Avrupa literatüründeki neo fikirler bolluğunun taklitlerinin üretilmesi yolundaki azmimize borçlu. Fakat bu ikincisi de durumu aydınlatmaya yeterli gelmiyor. Bir kere bu Yeni Osmanlıcılık, eskisinin metamorfoz geçirmiş bir hâli olmaktan çok uzak. Belki bir süre için eskisinden doğduğu düşünülebilirdi fakat artık milliyetçiliğin jargonuyla o kadar içli dışlı bir hâle geldi ki artık onu alışılageldik Osmanlıcılığın bir şubesi, bir neosu saymak pek de mümkün görünmüyor. Zaten o da bir fikirden çok belleklerde uzun süre gölgesini korumayı başarmış bir kompleksin iktidar aygıtları tarafından kendisine cisim verilmek istenmesiyle oluşmuş enteresan bir gûlyabaniyi andırıyor. O hâlde Ottomania, içerdiği psikopatolojik tınıyla beraber bu tavra verilebilecek en doğru isim. 

Elbette mitleri kötülemek ya da onların işlevsizliğini ilan etmek durumunda değilim. Fakat Ottomanianın -oryantalistlerin değil, Türklerin Ottomaniasının- ürettiği mitlerde bir dizi sıkıntı var. Öncelikle ve pek açık bir durum olarak, mitsel düşünce çağının çoktan geçtiği gerçeği önümüzde duruyor. Artık bir yerden bir yere çok hızlı biçimde gitmeyi başaran insanların hızlı tren kullandıklarından ya da gaza bastıklarından bahsediyoruz, rüzgârın sırtında yolculuk ettiklerinden değil. Şiirselliği büyük ölçüde kaybettiğimiz doğru fakat hiç değilse olayları anlamamızda şifreli bir dilden çok daha yararlı bir aygıta sahibiz. Sıkıntının neşet ettiği yer tam da burası. Ottomaniacların benimsedikleri mitler otantik değil. Üstelik otantik olmadıkları gibi ulus inşası sürecinin çeşitli mazereletlerine de sahip değiller, yani hepten işlevsizler. Onlar sadece zamanında üretilen birtakım oryantalist mitlerin tam zıddının büyük bir tarih-dışılıkla yeniden kurgulanmasından ibaret. Böylelikle oryantalist bir gözün boğazına kadar erotizme batmış harem mitinin yerini Ottomaniacların handiyse Âdem ile Havva’nın cennetteki günleri kadar insanî hislerden arındırılmış bir ilim-irfan yuvası olarak harem miti alıyor. Mit inananın gözünü iyice karartmışsa iş Osmanlı’da cariyelik diye bir müessesenin olmadığına varıyor. Oryantalistlerin Ottomaniası bütün cariyelerin odalık olarak kullanıldığı bir şehvet çılgınlığı yaratmıştı, Türklerin Ottomaniası ise bu mitin modern dünyada kendisine duyumsattığı hacalet karşısında tarihin dışına savrularak yalnızca isimlerinin kaydı ciltler tutacak bir Osmanlı köle ve cariye kalabalığının üzerine sahte bir özgürlük şiltesini fırlatıveriyor. Böylelikle yanlış bir mit ona karşı üretilmiş daha da yanlış bir mitin doğmasını sağlıyor. İyi ki bu döngü burada sonlanıyor ve karşı-mite karşılık yeni -ve dolayısıyla iyice yanlış- başka bir oryantalist karşı-mit doğumuna tanıklık etmek bedbahtlığından kurtuluyoruz.

Üstelik bu Ottomania tümden gereksiz çünkü çoktan ardılları tarafından kritiği yapılmış ve tarih sahnesinden çekilip gitmiş birtakım oryantalistlerin mitleriyle umutsuz bir kavga içinde. Bu karşı-mitlerin gözle görülür tek sonucu Ottomania’ya müptela olmuş kişinin hastalığını daha da artırmak oluyor. Böylelikle hastalığın şiddeti de günden güne artıyor. Kime ne ispat etmek istediği belirsiz bir amaçla doğmuş olan “Osmanlı’da hırsızlık yoktu.” iddiası süreç içerisinde şiddeti artan Ottomania’nın daha fazlasını talep etmesiyle “Gerçi bir iki defa hırsızlık oldu fakat onlar da Galata’da yaşandı.” eklentisini taşımaya başlıyor. Böylelikle muazzam, cennetimsi, kusursuz Osmanlı’da iki-üç ufak tefek aksaklık yaşandığı kabul edilmekle beraber bunların sorumluluğu da ekalliyetlere yükleniyor. Herhalde ilerleyen süreçte ilgili hastalık şiddetlenmeye devam ederse bu mite birkaç cümle daha eklemek gerekecek. Örneğin “Galata’daki bu iki hırsızlık vakasının suçluları da Avrupalı elçiler tarafından korundukları için cezalandırılamadılar.” gibi bir cümle düşünülebilir. Böylece mit hem Osmanlı’nın bir cennet olduğunu -hırsızlık yoktu-, hem cennete ara sıra düşen gölgelerin gayrimüslimlerden kaynaklandığını -Galata-, hem de Avrupalı devletlerin hırsızları koruduğunu söylemiş olur ki her ne kadar kıdemli bir Ottomaniacı tatmin edip etmeyeceği belirsiz olsa da hiç yoktan iyidir. 

Fakat ne olursa olsun ve ne kadar alaycı yaklaşırsak yaklaşalım, karşımızda beliren tablo vahimdir. Çünkü Osmanlı’ya bir mania düzeyinde bağımlı olan bu Türklerin Osmanlısı, sürekli eleştirip durduğu ve sıklıkla art niyet ya da gülünçlükle suçladığı oryantalist mitlerin karbon kopyasından ibarettir. Mesele toplumun kendi geçmişinin bir parçası olarak Osmanlı hakkında bilgi eksikliği değildir. Bu meseleye tarihe “toplumları aydınlatmak ve onları kurtarmak” gibi Mesianik görevler veren demode bakış açısı yazıklanabilir fakat ben değil. Mesele toplumun kendi geçmişinin bir parçası olarak Osmanlı hakkında olağanüstü bilgi sahibi olmasıdır. Fakat sahip olduğu bilgi mitik bilgi kalıplarındadır ve -katmerli bela diye buna derler- mitik bilgisini elde ettiği mitler otantik olmadıkları, deyim yerindeyse, modern piç-mitler oldukları için büyüsünden arındırıldığı, şifresi çözüldüğü takdirde bir şey söylemekten âcizdirler. Bir insan Osman’ın rüyasında göbeğinden bir ağaç çıktığına, otuz altı dala bölündüğüne ve bu ağacın gölgesinin cihanı kapladığına dair mite inanabilir. Muhtemelen Osman böyle bir rüya görmemiştir fakat ne fark eder? En nihayetinde bu ileride imparatorluğa inkılap edecek bir devletin yöneticilerinin onun sulbünden geldiğini ifade eder. Bu rüya anlatısını “ilmî bir disiplin olan” tarihin diline tercüme edebiliriz ve ilmî olmayan tarihî anlatılarda da bir efsane olarak yaşamını sürdürür. Fakat Ottomaniacın “Osmanlı’da içki içilmezdi.” mitinin bir tercümesi yoktur. Ne kadar ayıklarsanız ayıklayın, ulaşabileceğiniz tek şey çeşitli komplekslerin birbirlerini tetikledikleri bol dehlizli bir karanlıktır. 

Ottomaniaclar, kendilerine ârız olan bu hastalığın (tabiî ki onun bir hastalık olduğunu reddederler) tam da ısrarla karşı çıktıkları gruptan kendilerine geçtiğini ve bu geçiş süreci esnasında yüz seksen derece zıddına döndüğünü, yeni dalga hâlinde gelip mutasyon geçirerek bünyelerine girdiğini fark etmezler. Evet, zıttırlar fakat Ouroboros yılanından hâllice. Biri yılanın kuyruğu, öteki başıdır. Birinin korkuyla, ötekinin özlemle tahrif ettiği imaj aynıdır: Elinde kılıcıyla sefere çıkmış ak tolgalı beylerbeyi. İkisi de tahrifin bilincinde değildir. Biri ayak bastığı yerde yeşilliklerin bile kuruduğu gölgemsi bir yaratık, öteki ayak bastığı yerde göksel ormanların yeşerdiği bir tür melek tasavvuruna saplanmıştır. Ayakları yere basan, büsbütün bilimsel ve tarihsel bir bakış açısını geçtim, biraz sakinleşip de otantik mitlerin birtakım bilgilerle harmanlanarak sunulduğu popüler Osmanlı imajını bile gözleri seçemez. Zira tarafından esir alındıkları manianın etkisiyle felfecir okuyan gözleri her şeyi bir kristalin yansımasında karman çorman edilmiş vaziyette görür. Bu duruma Eldem’in eksikliğinden yakındığı vulgarizasyon amaçlı tarihî eserlerin yokluğu da büyük katkı sağlar. Ulaşamadıkları ve ulaşamayacakları, dilini anlamadıkları, anlasalar bile çözümleyemedikleri bir akademik tarih ve bir de onun tam karşısında yer alan, “yalan söyleyen tarihi utandıran”, gazete küpürlerinden oluşan yığının üzerinde parmakları üzerine dinelerek ötelerdeki hakikî tarihi keşfeden popüler tarih vardır. Akademik yazıları süzüp popüler tarihin derekesine düşürmeden onlara ulaştırabilecek bir sesin varlığından mahrumdurlar. Ki bu Ottomaniacların -bir ihtimal de olsa- kurtulmaları için biricik umudumuz olurdu. Oysa tümden kendi sanrılarından oluşma âlemlerine mahpus durumdalar. 

Thomas Mann, Amerika’ya ayak basar basmaz yazdığı ilk yazılarından biri olan “Hitler Kardeş”te, Nasyonal Sosyalizmin doğumunu ve yayılmasını mümkün kılan Avrupa’nın genel ruh hâlinden bahsetmişti. Ona göre Nasyonal Sosyalizm, medeniyet tasavvurunu ilkel olana indirgemenin ve çarpıtılmış bir Wagnerizmin kaçınılmaz bir sonucu olarak dünyaya gelmişti. Fakat daha da önemlisini söyleyerek “ilkelin utanmayacağından” bahsetmişti. Olur olmaz her şeyle Nazizmi ilişkilendirmek bir aşırı-basitleştirme örneğidir fakat “ilkelin utanmazlığı” örneğinde Ottomania ile arasındaki paralelliği görmezden gelecek ölçüde temkinli olmaya da gerek yok. Diriliş Ertuğrul izlerken insanın eline replika kılıç tutuşturan motivasyonun tek adı budur çünkü. Gün boyu çiğköfte satmaktan, bir kahvede çay içmekten, atölyesinin başında durmaktan ya da her ne yapıyorsa onu yapmaktan bunalmış modern dünya Ottomaniacı savaş sahnelerini izlerken belli belirsiz hissettiği kıvançla yetinemez ve belki kendi çocuğuyla oynarken oyunun saçmalaştığı noktalarda bile utanç duyan o, televizyon karşısında elinde kılıçla, başında börkle oturmanın absürtlüğünü anlayamayacak ölçüde utanç hissini yitirir. Bunu millî kıvanç diye adlandıramayız, buna tarihî iftihar dememizin de imkânı yoktur, hayli tatlı su liberali bir üslûpla milliyetçi tatmin ve benzeri isimleri takmak ise gülünç kaçar. Bunların hepsi belki bir mehteran konserinde hissedilen veya bir bayrak alayında duyumsanan şeylerdir fakat elinde kılıçla dizi izlemek başka bir vakadır, milliyetçiliğin bir usdışılık örneği olduğuna inanan biri bile bu gerçeği teslim etmelidir. 

Ottomaniayı “yapılan haksızlıklara karşı bir reaksiyon” olarak değerlendirme fikrini de elimizin tersiyle bir kenara itmemizin icap ettiği kanısındayım. Gerçi reaksiyon, her zaman tepki gösterdiği aksiyonun fevkinde bir şiddete sahip olmuştur fakat bu ölçüde değil. Üstelik mukaddesatçı cepheden südûr eden bilumum tuhaf davranışı “Kemâlizmin baskısına bir tepki” olarak görmek ve böylece görece masumlaştırmak yavan bir tutumdur. Cumhuriyet’in Osmanlı’ya karşı sergilediği söylenen “reddimirasçı” tavrı bütüncül değildir, selektiftir. “Türklüğün belirgin olduğu”nu varsaydığı Osmanlı dönemlerini kabullenir. Fâtih’in “tefessüh etmiş bir Osmanlı sultanı” olduğunun söylendiği falan da yoktur. Mesele Osmanlı’nın son devirlerinden itibaren başlar ki burada da reformist sultanlar “yetersiz” görülmelerine karşın bir karalama kampanyasına tabi tutulmamışlardır. Oysa Ottomania bütün bir 623 seneyi kapsar. Tanzimat gibi birtakım hoşlanmadıkları dönemler varsa da bunlar yine “dış güçlerin” baskısıyla kabul ettirilen birtakım komplolar olduklarından Osmanlı tarihinden madut görülmezler. Abdülhamit, Kanunî kadar “ulu”dur -ki Necip Fazıl tamı tamına bunu ifade etmişti-; Fâtih’in “literal olarak” muzaffer olduğu yerde, Vahdettin “mecazî olarak” muzafferdir çünkü “Gâliptir bu yolda mağlup”. 

Hâsılıkelam Ottomaniac, Osmanlı’yı sevmez – her ne kadar Osmanlı’yla arasında kurduğu hastalıklı ilişki biçiminden sıklıkla “sevgi” diye bahsetse de. Onun bütün mücadelesi inşa ettiği anti-oryantalist Osmanlı mitleri sayesinde (ki bunları inşa etmek asgarî düzeyde bir yaratıcılık bile gerektirmez, sadece hoşa gitmeyen bir mitin aynaya tutulmasından ibarettir) yürüttüğü tuhaf bir kavgadan ibarettir. Bu mitlerle Batılılara haddini bildirir, içerideki Batılılara gününü gösterir, her nedense kendiyle özdeşleştirdiği Osmanlıları büyüttükçe kendisinin de dev aynasındaki bir siluetini görür gibi olur. Bu mitler gün olur “bütün ırkların ve dinlerin kardeşçe geçinip gittiği pax-Ottomana”nın türküsünü söyler, gün olur “gâvurların kellesini uçuran” bir savaş makinesinin dişlilerini gıcırdatır. Uğruna divane olduğu Osmanlı’nın ne olduğu belli değildir, ne olmadığı ise hiç belli değildir. Ottomaniac bir yandan belge takıntılıdır, belgeden genellikle -aslında “yalnızca”- Cumhuriyet’in ilk yıllarının küskün general ve devlet adamlarının hatıralarını anlasa da; diğer yandan belge düşmanıdır, büyük bir sosyal bilimci edasıyla “O belge de yazanın bakış açısını yansıtır.” diyebilir. Kurduğu mitlerden oluşan Osmanlı algısı içinde ana rahmindeki bir bebek kadar korunaklı hissettiği için dışarı çıkmaz, hep orada kalan ve nihâyet çürüyen ama buna rağmen düşmeyen bir cenindir. Bu mitlerle düşe kalka, onları besleye büyüte bütün tarih algısı paramparça olur. Ottomaniac, yalan yanlış bilgilerle doğruların zihninde karıştığı samimî ve amatör bir tarih-sever değildir. Çoğu bir zamanlar öyleydi. Fakat artık hasetleri, kompleksleri, eksiklikleri, ezikliklerini Osmanlı tarihinden kopardığı sayfaların üstüne karaladığı büyük puntolu “Harikayım.” cümleleriyle örttüğünü sanarak aramızda koşuşturup duran ve başkalarını da dönüştürme yeteneğine sahip, hayli ilginç klinik bir vakadır. Ottomaniacları söyleyin, nasıl kurtaralım? 

dogukan oruc Ottomania: Ama Türklerinki
Doğukan Oruç
1998 İstanbul doğumludur. Çeşitli dergilerde denemeleri ve araştırma yazıları yayınlanmıştır. Halihazırda İstanbul Üniversitesi'nde tarih tahsiline devam etmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz