Ahmet Ağaoğlu’nun Ütopik Anlatısı: Serbest İnsanlar Ülkesi’nde

Peyami Safa’nın ütopik anlatısı Simeranya’nın ilk yayımlanma tarihi Nebioğlu Yayınevi tarafından 1951’dir. Bundan daha kıdemli olan fakat günümüzde çok kimselerce bilinmeyen bir ütopik anlatımız daha vardır ki 1930’da önce Cumhuriyet Gazetesinde tefrika edilmiş ardından da kitaplaşmıştır. Ahmet Ağaoğlu’nun Serbest İnsanlar Ülkesi’nde adını taşıyan bu neredeyse unutulmuş hikâyesi 2020’nin Kasım ayında Mavi Gök Yayınları tarafından ve Oğuzcan Acar’ın hazırlamasıyla gün yüzüne çıkartıldı.

Esaretten kurtulmuş bir Türk ferdi hürriyet tutkusu ve arayışıyla Serbest İnsanlar Ülkesi’ne sığınır. Ağaoğlu’nun bu hikâyesi Serbest İnsanlar Ülkesi’nin manifestosu gibidir. Serbest İnsanlar Ülkesi hikâyenin kaleme alındığı dönemde yeni kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil etmektedir. Serbest İnsanlar Ülkesi’nde sözü edilen hürriyet kahramanı ise Halâskârgazi Mustafa Kemal Atatürk’tür. Ahmet Ağaoğlu bu hikâyesiyle kafasındaki Türk Cumhuriyetini tafsilâtıyla sergilemektedir. Hikâyenin “Mukaddeme” faslında Ağaoğlu “Kanunların Ruhu”na istinaden Montesquieu’den şu sözü aktarır:

“İstibdat korkuya; meşrutiyet şerefe; cumhuriyet de fazilete dayanır.”

Serbest İnsanlar Ülkesi bir fazilet yurdu olarak kurgulanmıştır. Atatürk’ün “cumhuriyet fazilettir” umdesi Ağaoğlu’nun anlatısının özünü teşkil ediyor. Mukaddeme faslını takiben hikâyenin ilk bölümünün başlığı ise şöyledir: Ben Bir Esir İdim, Hür Olmak İstedim.

Fakat hür olmak kolay mıdır? Serbest İnsanlar Ülkesi’nin anlatıcı kişisi hürriyetin bir bedeli olduğunu, hürriyeti elde tutabilmek içinse çok gayret göstererek bu bedeli göze almak gerektiğini belirtiyor. Serbest İnsanlar Ülkesi’nde birtakım rehberler vardır. Pir denilen bu yol gösterici tecrübeli kişiler Serbest İnsanlar Ülkesi’ne iltica edenleri konukevlerinde ağırlıyorlar, iltica etmişleri bir olgunlaşma eğitiminden geçiriyorlar. Konukevlerindeki olgunlaşma eğitimini başarıyla tamamlayabilen sığınmacılar pirlerin onayıyla ve ant içme töreniyle Serbest İnsanlar Ülkesi vatandaşı olmaya hak kazanıyorlar. Serbest İnsanlar Ülkesi’nin anlatıcı kişisi söz konusu eğitimin fikrî ağırlığından dem vuruyor. Kimi zaman vazgeçmeyi düşünüyor. Çünkü kendisi Serbest İnsanlar Ülkesi’ne istibdattan kaçarak gelmiştir. İstibdat yurdunun kendisi üzerindeki alışkanlıkları nedeniyle hür olmayı hazmedememe korkusuna kapılmaktadır. Nitekim söz konusu pirlerden biri ona şöyle diyecektir:

“Fakat sen şimdiye kadar başka usule alıştın. Sen rahat ve necatını (kurtuluşunu) cemiyetin haricinde aradın. Yalnız kendi nefsini düşündün. Onun içindir ki, hep tenezzül ettin, hep alçaldın, hep rahatsızlık içinde yaşadın. Şimdi sen hür olmaya karar verdin ve binaenaleyh kendini terbiye etmeye ve Serbest Ülke’nin kaidelerine alışmaya çalışacaksın. (sayfa 35)”

Hürriyete talip olmanın ağırlığını kaldırabilmek için muayyen bir kemâl mertebesine erişmek lâzım geldiği bilinen bir şeydir fakat daima göz ardı edilir. Erich Fromm Hürriyetten Kaçış adlı eserinde şöyle der: “Modern tarihin akışı içerisinde, Kilisenin otoritesinin yerini Devlet, Devletin otoritesinin yerini vicdan almış ve içinde bulunduğumuz çağda da, vicdanın yerine genellikle kabul edilen normlara uyma (conformity) vasıtaları olarak kamuoyu ve sağduyunun anonim otoriteleri geçmiştir.”[1]

Serbest Ülke’nin kaidelerine alışmaya çalışacaksın buyruğu anonim otoriteyi işaret ediyor. Normlara uyma (conformity) ilk bakışta bireyin toplum tahakkümü altında ezilmesini akla getirebilir. Bununla birlikte insanın sosyal bir varlık olduğu gerçeği göz önünde tutulduğunda toplumun müşterek çıkarı için bireyin başıboş bırakılamayacağı da ayrı bir gerçekliktir. Ahmet Ağaoğlu Serbest İnsanlar Ülkesi’nde adlı hikâyesinde Durkheimcı bir yaklaşımla toplumu esas alıyor. Fert bu hürriyet toplumu içerisinde kendi hürriyetini kendisine yüklenen birtakım sorumluluklar çerçevesinde yaşama hakkına sahiptir. Serbest İnsanlar Ülkesi vatandaşı olmaya hak kazanabilmek uğrunda sığınmacıların olgunlaşma eğitiminden geçme mecburiyetleri bize Türkiye’nin güncel bir meselesini çağrıştırıyor. Birkaç yıl gibi kısa bir sürede milyonlarca Suriyeliyi hiçbir eğitime tâbi tutmaksızın Türk toplumunun içine salıvermemiz Serbest İnsanlar Ülkesi’nin umdelerine aykırı bir tutumdur. Kuşkusuz ki Türk toplumu o milyonlarca mülteciyi peyderpey kendisine benzetecektir. Milyonlarca Suriyeli mülteci de yine peyderpey Türk toplumuna kendisinden bir şeyler katacaktır. Bu benzeştirmelerin ve katmaların hem olumlu hem olumsuz yönleri belirecektir. Bununla beraber sığınmacıları olgunlaştırma ya da uyum sağlatıcı eğitiminden geçirme uygulaması insan haklarına ters düşmese gerektir.

Ahmet Ağaoğlu Serbest İnsanlar Ülkesi’nde öncelikli olarak istibdat rejimine ve jurnalcilik hadisesine değiniyor: “Bilmelisin ki hürriyetle casusluk yan yana yaşayamaz. Casusluk (jurnalcilik) olan yerde hürriyet olamaz; hürriyet olan yerde de jurnalcilik olamaz. Bunun içindir ki istibdadın kullandığı en tesirli vasıta jurnalciliktir. İstibdat için birinci dilek, vatandaşlar arasında karşılıklı inanma ve itimat iplerini çözmektir ve birbirine karşı tereddüt ve şüphe üflemektir. Bunun için de kullandığı en kuvvetli vasıta jurnalciliktir. (sayfa 27)”

Her türden istibdadın insan karakterini çürüttüğü bir sır değildir. Osmanlı’nın çöküş tecrübeleri Ağaoğlu’nu hürriyet ve istibdat üzerinde düşünmeye yöneltmiştir. Serbest İnsanlar Ülkesi’nde anlatısı bu nedenle hürriyet ve istibdat kavramları etrafında teşekkül ediyor. Bizler bugünden mâziye salt romantik pencereden baktığımızda Osmanlı’nın destansı yönünü görmekle yetiniyoruz. Oysaki madalyonun öteki yüzüne bakmayı da ihmal etmemeliyiz. Bir Osmanlı subayı olan Aziz Samih İlter hâtıralarında İkinci Abdülhamid devrine dair şunları yazmıştır: “İkinci Abdülhamid’in saltanatının son zamanlarında bütün genç ve münevverlerin ülküsü Meşrutiyet’i yeniden kurulmuş görmekti… Sansür, yazıları manasız hale korken hafiyelik de memleketi ahlâksızlığa, ölüme, düşüklüğe sürüklüyordu… Bu devri yaşamış ve yakından bu işlere karışmış olanlar öldükten sonra yeni nesil, bunları masal yahut uydurma olaylar sayacak ve bu kadar fena bir idareye o devir adamlarının yıllarca nasıl dayandıklarına şaşacaktır… Gemiler Haliç’te çürümeye, deniz erat ve subayları cehalete bırakılmıştı… Devletin bütün alışverişlerinde şahsî menfaatler temini, düşüncelerin başında geliyordu. Bundan dolayı da her işte fenalık görülüyordu… Halkın ve memurların çoğu ‘Selâmet, dili tutmaktadır.’ diyerek susuyor ve etliye sütlüye karışmadan işlerine gidip geliyorlardı.”[2]

Aziz Samih İlter’in anı kitabının muhtelif sayfalarından özetlediğimiz bu beyanlar madalyonun öteki yüzünü çarpıcı ama yalın bir şekilde sergiliyor. İşte bu istibdat tecrübesi Ağaoğlu’nu ister istemez hürriyet ve istibdat kavramları etrafında yoğunlaşmaya iteklemiştir. Serbest İnsanlar Ülkesi’nin erdemli çehresi istibdadın bütün maddî ve manevî kalıntılarını silip süpürmeyi hedeflemiştir. İnsanlardaki zaafları törpüleyerek olgun bireyler yetiştirme amacı Serbest İnsanlar Ülkesi’nin başlıca mesaisidir. Serbest İnsanlar Ülkesi’nin hedefinde köle değil de vatandaş yetiştirmek bulunuyor: “İstibdatta maksat, köle yetiştirmek ve vasıta da lüks, israf ve fuhuştur. Burada (Serbest İnsanlar Ülkesi’nde) ise gaye, vatandaş yetiştirmektir ve vasıta da sadelik ve fazilettir. (sayfa 111)”

Ağaoğlu bu kurmaca anlatısında yalan ve yalancılık üzerinde de bilhassa duruyor: “Hür insan yalan söylemez… Yalan; zayıfların, zelillerin, korkakların işidir… Yalan, hakikati saklamak ve örtmek için bir çaredir. (sayfa 21)”

Peyami Safa da Simeranya’sında benzer ifadeler kullanıyor: “Simeranya’da yalan tamamiyle lüzumsuz bir hale gelmiştir; anlaşılmıştır ki bu, tabiatın ve hayatın içindeki zıtlıkları barıştıramayan insanın bir görünüş ahengi yaratmak için kutuplardan birini örtmek ihtiyacıdır.”[3] Yalan, hakikati saklamak ve örtmek için bir çaredirden yürüyüp kutuplardan birini örtmek ihtiyacına göz gezdirecek olursak Peyami Safa ile Ahmet Ağaoğlu’nun ütopik anlatılarında metinlerarasılık yakalayabilir veya varsayabiliriz.

Serbest İnsanlar Ülkesi’nde esas olan yapı herkesin herkesle ilgilenmesi, her vatandaşın diğer vatandaşların mukadderatlarına iştirak etmeleri şuurudur: “Burada vatandaşlık bir ağdır ki içine giren insanlar birbirine bitişik halkalar gibidirler. Halkalardan birisine arız olan bir illet derhal diğerlerine akseder; onları muzdarip ve rahatsız kılar ve illet kalkmadıkça bu umumî ve müşterek rahatsızlık devam eder. (sayfa 34)” Herkesin birbirine bitişik halkalar gibi bağlı bulunduğu vatandaşlık ağını yırtacağı için yalan burada yer bulamaz çünkü yırtılma durumunda herkes zarar görecektir. Serbest İnsanlar Ülkesi toplumundaki genel hürriyetin temel koşulu ise ferdin öncelikle kendisine karşı kendisini özgür kılabilmesidir: “Başkalarına karşı hür olabilmek için evvelâ insan kendi nefsine karşı hür olmalıdır. Kendi nefsinin esiri olan birisi hür olamaz. (sayfa 59)”

Bununla birlikte kişinin kendine karşı özgür olma vazifesi o kişinin kendi içine kapanması veya meşguliyetinin salt kendisiyle sınırlı tutulması anlamına gelmiyor. Burada söz konusu olan şey kişi ve toplum arasındaki ilişkiler bütünüdür: “Bilmelisin ki vatandaşların düşkünlüğüne sebep yine cemaattir; cemaatin (toplumun) zaafı, gevşekliği, kurmuş olduğu terbiye usulünün noksanları, yaşadığı hayatın eksiklikleridir! Bir insan doğarken fena veya iyi doğmaz. İnsanı fena veya iyi yapan muhittir. Muhitin verdiği terbiye, üflediği düşünceler, duygular, âdetlerdir. (67)”

Ağaoğlu bu kurmaca anlatısında Doğu-Batı sorununa da temas ederek “Değil beşeriyetin hatta kendi memleketimizin istifade edebileceği bir tek icat, bir tek keşif, bir tek fikrî ve ilmî eser vücuda getirdik mi?” sorusunu yöneltir ki bugün bizler de aynı soruyu hâlâ kendimize sorup durmaktayız.

Ağaoğlu tüketim kültürünü de bir ahlâk sorunu olarak yermektedir: “Sade yaşamaya alışkanlık manevî hürriyetin esasıdır… Fuzulî itiyadlar ve bu itiyadın yarattığı ihtiyaçlar insanların hürriyeti için bir tuzaktır… Çünkü insan meşru kazançlarıyla bu itiyat ve ihtiyaçlarını tatmin edemez olursa ister istemez başkalarına sığınmak, onlara yaranmak ve onların maddî ve manevî tesirleri altında kalmak mecburiyetinde olur. (sayfa 109)” Başkalarının maddî ve manevî tesirleri altında kalmak durumunu hepimiz gündelik yaşantılarımızdan zaten biliyoruz. Yoksulluğun getirdiği çaresizliklerin yanı sıra; konfor alışkanlığı tüketim insanının belini büken tehlikeli bir unsurdur. Tüketim insanı konforundan ödün veremediği için ya krediler yoluyla bankalara borçlanır ya taksitler yoluyla şirketlere borçlanır. Tüketim insanı parayı yetiremedikçe dostlarından aldığı borçları ödemez, borç ödememeyi alışkanlık haline getirir ve karakteri gitgide çürür. Toplumda artık o güvenilmez kişidir. Tüketim insanı para bulmak derdiyle başkalarına yaranmayı da alışkanlık edinir. Bu da onun hürriyetini zedeler. Halk ağzında buna gebe kalmak diyoruz. Ağaoğlu, bir kişinin başkalarına sığınmak, yoksul bir toplumun zengin toplumlara el açmak zorunda kalması durumunu “cehalet vergisi” olarak tanımlıyor. Çünkü başkalarına ya da varlıklı toplumlara bedel ödenmektedir. Cehalet vergisinden kurtulmanın yoluysa çok çalışarak kendi kendine yeten refah toplumunu kurmaktır. Ağaoğlu refahtan konforu değil, sadeliği ve lüksten kaçınmayı anlamaktadır.

Ağaoğlu Üç Medeniyet adlı eserinde devlet-vatandaş ilişkisinin kör cephesine şöyle değiniyor: “Fakat, iş bir kere şahsî bağlılık alanına döküldü mü, yaltaklanma, iki yüzlülük, hile, yalan, entrika, hiyanet ve cinayet devlet adamları için meziyet ve fazilet yerine geçer.”[4] Onun bu saptaması toplumun her kesimi için geçerlidir. Böylesi bir toplumda herkes birbirine ve devletine karşı iki yüzlülük edecektir. Dolayısıyla da cumhuriyet ve demokrasi işlemeyecektir. Yine böylesi bir toplum, devletiyle birlikte, tekâmül edemeyeceği için kendisinden daha çalışkan ve daha erdemli toplumlar ve devletler karşısında ezilerek şerefini yitirecektir.

1920 yılında Malta’da kaleme alınmış olan Üç Medeniyet adlı eserde gördüğümüz bütün düşünceler yaklaşık aynı ifadelerle Serbest İnsanlar Ülkesi’nde okurun karşısına çıkıyor. Üç Medeniyet adlı kitaptaki Ahlâk, Fert, Aile, Cemiyet, Devlet ve Hükümet başlıkları Serbest İnsanlar Ülkesi’nin esas konularıdır. Diyebiliriz ki Ahmet Ağaoğlu Üç Medeniyetadlı eserdeki görüşlerini kurmaca yoluyla Serbest İnsanlar Ülkesi’nde yeniden inşa etmiş veya tekrar etmiştir. Bu itibarla da Ahmet Ağaoğlu bilhassa kendi yapıtları içerisinde metinlerarasılık uygulamıştır.


[1] Erich Fromm, Hürriyetten Kaçış, sayfa 262, Tur Yayınları, Ankara 1972 

[2] Aziz Samih İlter, Trablusgarp Harbi’nin Gizli Cephesi, sayfa 23-27, Çolpan Kitap, Ankara 2019

[3] Peyami Safa, Yalnızız, sayfa 61, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1997

[4] Ahmet Ağaoğlu, Üç Medeniyet, sayfa 130, Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Kültür Yayınları, İstanbul 1972

metin savas Ahmet Ağaoğlu’nun Ütopik Anlatısı: Serbest İnsanlar Ülkesi'nde
Metin Savaş
1965 yılında Balıkesir’de doğdu. Beş yaşındayken ailesiyle birlikte İstanbul’a yerleşti. İlköğretim eğitimini Fatih İlkokulu, Muallim Yahya Efendi İlkokulu, Çavuşoğlu Özel Koleji ve Gelenbevi Ortaokulu gibi farklı okullarda aldı. Lise eğitimini Vefa Lisesindeyken yarıda bırakarak çalışma hayatına atılmak zorunda kaldı. Askerlik görevi öncesinde Lâleli semtindeki tek yıldızlı bir otelde komilik ve garsonluk yaptı. Vatanî görevini Kütahya, İzmir ve Konya’da ifa etti. Babasının iş dünyasında karşılaştığı güçlükler nedeniyle doğduğu yer olan Balıkesir’e ailesiyle beraber askerlik sonrasında geri döndü. O dönemden beri hayatını mahalle bakkallığı yaparak kazanmaktaydı. 2012 yılının son ayında bakkal dükkânını kapatarak kendisini bütünüyle kitap okumaya ve roman yazmaya adamıştır. Yirmili yaşlarında iddiasız hikâyelerden oluşan ilk yazılarını yazmaya başladı. 1995 yılında Türk Edebiyatı Vakfı’nın düzenlediği Ömer Seyfettin Hikâye Yarışması’nda Ninemin Türküleri adlı kısa öyküsüyle mansiyon ödülüne lâyık görüldü. 1998 yılında Orkun Dergisi’nin tertiplediği makale yarışmasında ikincilik aldı. Bu dönemden sonra ilk roman denemelerini yaparak 1999 yılında İstanbul Tuzla Belediyesi’nin açmış olduğu roman yarışmasında Efendi Dayının Kozalakları adlı romanıyla birinciliği Ahmet Kekeç’le paylaştı. Söz konusu roman 2000 yılında kitaplaştı. İkinci kitabı olan Polika’nın Yeşil Çeşmesi 2003 yılında yayımlandı. (Bir uzun hikâye olan bu eser 2011’de Ötüken Neşriyat tarafından Yeşil Çeşme adıyla yayımlanmıştır). Daha sonra 2005’te Zemheri Kuyusu adlı romanı yayımlandı ve işbu roman aynı yıl Türkiye Yazarlar Birliği Roman Ödülüne değer bulundu. 2008’de Melengicin Gölgesinde, 2010’da Kargalar Derneği, 2012 yılında Erlik isimli romanları yayımlandı. Aynı yıl içinde Erlik anlatısına ESKADER (Edebiyat, Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği) roman armağanı verildi. 2014 yılındaysa “Türk romanına yaptığı katkılar” gerekçesiyle Türk Ocakları Genel Merkezi tarafından Ayvaz Gökdemir Edebiyat Ödülüyle taltif edildi. Yine 2014 yılında Kuvayı Milliye’nin Hazinesi adlı romanı yayımlanmıştır. Metin Savaş’ın İstanbul’da Karnaval Üçlemesi ortak başlıklı serisinin ilk kitabı olan Baykuşlar Geceleyin Öter adlı romanı 2015’te, söz konusu serinin ikinci kitabı Dehşet Palas AVM 2016’da ve serinin son kitabı Çarşamba Karısı Cinayetleri 2018’de okurlarıyla buluşmuştur. Muhtelif dergilerdeki 99 yazısını bir araya getirdiği Kırmızı Yazılar başlıklı kitabı ise Kırmızılar Yayıncılık tarafından yine 2018 yılında yayımlanmıştır. Hüseyin Nihal Atsız’ın Ruh Adam romanına ilişkin farklı dergilerde çıkmış olan çözümleme makaleleri de 2018’de Tün Kitap tarafından Sevda Gibi Bir Gizli Emel adıyla kitaplaştırılmıştır. 2019’da ise George Orwell’ın 1984 adlı romanının çözümlemesi olan Karanlıkta Savaşanlar, 2020’de Defne Ağacını Budamak adlı çalışmaları Çolpan Kitap tarafından yayımlandı. Vatandaşlık Ofisi adındaki romanıysa yine 2019’da Ötüken Neşriyat’tan çıktı. Türk Ocaklarının kuruluş hikâyesini anlattığı Kıvılcım adlı romanıysa 2021’de yayımlanmıştır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz