İbn Tufeyl’in “Hay Bin Yakzan” Anlatısı ile Daniel Defoe’nin “Robinson Crusoe” Romanının Bir Mukayesesi

Mukayese ettiğimiz eserlerin ilki olan Hay Bin Yakzan’ın yazarı Batı’da Abubacer adıyla tanınan Endülüs felsefe geleneğinin en önemli temsilcilerinden biri olan İbn Tufeyl, kendisine kadar gelişen Endülüs felsefesini ayrıntılı bir şekilde değerlendirerek ulaştığı sonuçları Farâbî, İbn Sînâ ve Gazâlî sistemleriyle beslemiş ve kendi anlayışını kurmuştur. Aristoteles, Platon ve Gazâlî’den etkilenmesinden yola çıkarak İbn Tufeyl’in yeni Platonculuk ve tasavvuftan önemli ölçüde izler taşıdığını söyleyebiliriz. İbn Tufeyl’in bu birikimi ve kurmuş olduğu felsefi sistemini Hay Bin Yakzan adlı anlatısında görmekteyiz. Söz konusu eser Esrârü’l-hikmeti’l-meşrıkiyye adıyla da bilinmektedir. Bu eser bir çeşit felsefî hikâyedir ve adasal olarak da tanımlanabilir. Eserde, ıssız bir adada hiçbir sosyo-kültürel etkileşim içinde bulunmadan yaşayan bir insanın kendi aklı ve iradesi ile hayatı tanımlaması ve neticede felsefî bir yaklaşım kazanmasını anlatmaktadır. Eserin asıl konusu; insana dair hiçbir izin bulunmadığı ve karasal bir bağlantının kurulamadığı bir adada herhangi bir eğitim görmeden, sosyo-kültürel muhitten uzakta ve yalnızca aklın tecrübî ve nazarî yönelişleri sayesinde bir insanın neleri başarabileceği meselesidir. Bu hikâye/anlatının ana karakteri ise Hay Bin Yakzan’dır.

Mukayese ettiğimiz eserlerin ikincisi olan Robinson Crusoe’nin yazarı Daniel Defoe 17. asırda İngiltere’de dünyaya gelmiş, siyasete karşı büyük ilgi duymuş bir tüccar ve fabrikatördür. Robinson Crusoe adlı romanını 1719 yılında ilk defa yayımlamıştır. Eser modern anlamda ilk romanlardan biri olması sebebiyle önem arz etmektedir. Daha da önemlisi; bu esere kadar Batı edebiyatı hiç bu kadar somutlaştırılmamış olmasıdır. Robinson Crusoe gerçek bir hikâye, gerçekçi bir hikâyedir. Söz konusu romanda İngiltere’de yaşamakta olan ve aslen Alman menşeli bir ailenin en küçük oğlu olan Robenson Crusoe’nin anne ve babasının tüm karşı çıkışlarına rağmen itaatsizlik edip hayallerindeki gibi deniz yoluyla dünya seyahati yapmak için yola çıkması ve bu süreçten sonra başına gelen olaylar anlatılmaktadır. Robinson Crusoe, birtakım maceralardan sonra ıssız bir adaya düşer ve 24 sene tek başına olmak üzere toplamda 28 sene bu adada yaşar.

Daniel Defoe’nin Robinson Crusoe romanı ile İbn Tufeyl’in Hay Bin Yakzan adlı eseri arasında birtakım paralellikler ve benzerlikler olmakla birlikte temelde iki farklı dünya görüşünü ve iki farklı medeniyeti temsil etmesi sebebiyle önem arz etmektedir. İki eserin de ortak özelliği ise “ıssız bir adada değer nasıl oluşturulur?” sorusuna cevap vermesidir.

Hay Bin Yakzan’ın sahibi İbn Tufeyl, İşrâkî bir filozoftur. İşrâkîlik; hakikatin ortaya çıkması, güneşin doğması gibi anlamlara gelen hem felsefî hem de mistik boyutları olan bir akımdır. Bu felsefenin üç anahtar sözcüğü akıl, bilgi ve Tanrı’dır. Bu düşünce sistemi; salt aramakla bulunulamayacağı ama bulanların arayanlar olduğunu savunmaktadır. İnsan çabasının hakikate ulaşmada önemli bir unsur olduğunu fakat netice olarak her şeyin Tanrı’ya bağlı olduğu savunulmaktadır. İbn Tufeyl’e göre aramak iki yönlü bir çabadır. Bunlardan birincisi; deney ve gözlemle pekiştirilen düşüncedir. İkincisi; arınmadır. Birincisi ile Tanrı’ya ulaşana kadar aklın tüm imkanları kullanılır, ikincisi ile de nefs ile ruh tüm kir ve pisliklerden temizlenir. İşrâkî felsefeye göre bu iki olay gerçekleştiğinde aydınlanma başlar.

İbn Tufeyl, Hay Bin Yakzan adlı anlatısında, çok tartışılan üç ana problemi çözmeyi amaç edinmiştir:

  1. İnsan kendi başına, tabiatı gözlemleyip, tefekkür yolu ile insân-ı kâmil derecesine ulaşabilir.
  2. Gözlem ve deney yoluyla edinilen bilgilerle vahiy ile gelen bilgiler çelişmez.
  3. Mutlak hakikate herkes ulaşamaz.

İbn Tufeyl, Hay Bin Yakzan’da insanın hiçbir eğitim görmeden tabiatı gözlemleyip, tefekkür ederek doğru bilgiye ulaşılabileceğini kanıtlamaktadır. Hay, anlatıya göre; ya ıssız adada toprağın mayalanması sonucu kendiliğinden dünyaya gelmiş yahut da başka bir adada bir Sultanın kız kardeşinin gizli evliliğinden bir çocuğu olur ve bu çocuğun anne ve babası korkularından bu bebeği bir sandığın içine koyarak denize bırakırlar. Kundaktaki bebek deniz üzerinde bir süre yüzdükten sonra başka bir adaya vurur ve sular yükseldikten sonra bebek bu adaya düşer. İbn Tufeyl de elbette ikinci görüşü benimsemektedir. İlk görüşü ile ilgili Ekvator’un altındaki Hint adalarından birinde anasız-babasız doğan insanlarla ilgili bir efsane duyduğunu söylese de bu görüşün saçma bulunmasından bahseder.

Hay, ıssız adada bir ceylan tarafından bulunur. Ceylan, Hay’ı evlat edinir. Hay, ceylan tarafından büyütülür. Onu emzirir ve fiziki anlamda gelişmesini sağlar. Bu şekilde hayatta kalan Hay, her şeyden önce çevresinde olan bitenleri gözlemleyerek fiziki kavramlara erişir. Hay adada, elli yıl gibi bir süre münzevi bir yaşam sürer. Medeni yaşamdan tamamen uzak vahşi bir dünyada yaşar. Bu inziva dönemi boyunca Tanrı’nın ayetleri olan evreni gözlemleyerek ve akıl yürüterek hayata bir anlam yükler. Asıl aydınlanmayı ise 21 yaşına geldiğinde kendisini yetiştiren ceylanın ölümü ile yaşar. Ceylanın ölümü ile metafizik varlıkla karşı karşıya kalır. İlk defa maddeyi suretten ayırt eder. Cismanî âlemden ruhanî âleme geçiş yapar. Ölüm, bir varlık/yokluk meselesini ortaya çıkarır. Hay bu şekilde aydınlanmayı yakalar. Nur/Işık ile bu şekilde tanışır. Varlıklar arasındaki münasebetleri gözlemler ve her şeyin bir yaratıcısının olduğu fikrine kapılır. Bu olaydan sonra Hay insân-ı kâmil olma aşamasına girer, ıssız bir adada benliğini ortaya çıkarmaya başlar.

Soyut dünyanın gerçekliklerinden metafizik gerçekliklere geçen Hay elli yıllık süreç sonunda yetkin insan aşamasına gelmişken, Absal isimli uzlete çekilmiş sûfî-meşrep bir kişiyle karşılaşır. Bu Hay’ın insanla ilk karşılaşmasıdır. Absal, Hay’a konuşmayı öğretir ve birbirlerine başlarından geçen serüvenlerini ve bildiklerini aktarırlar. Absal’ın inancı vahye dayalıdır. Dinin tüm yükümlülüklerini Hay’a anlatır. Hay da hepsini kabul eder. Çünkü Absal’ın aktardığı bilgiler ile Hay’ın elli yıllık hayatında deney, gözlem, akıl yürütme ve daha sonra ise keşif ve tefekkür yolu ile edindiği bilgiler birbirlerine ters düşmemektedir. Neticede selim bir aklın doğruları ile sahih bir dinin doğruları birbirlerine ters düşmemektedirler.

Absal, Hay’a yaşadığı ada halkından bahseder ve Hay o adaya gidip ahalisine edinmiş olduğu bilgi ve tecrübeyi aktararak uyarılarda bulunmak ister. Absal’ın adasına giden Hay yüce gerçekliklerden, hakikatlerden bahsetse de emekleri ziyan olur. İnsanların yaratılışlarının farklı farklı olduğunu gören Hay yüce gerçekliklere her insanın ulaşamayacağını anlar ve kendi adasına Absal ile geri dönerek inandıkları değerler doğrultusunda yaşamayı tercih ederler.

Hay, bir beşer olarak yaşayan, dış dünya ile temas kuran, hisseden, tecrübe eden, düşünen ve bilen insanı temsil etmektedir. İnsanın tabiatla münasebetinin tecrübî bilgiye dönüşmesi, tecrübî seviyeden teorik seviyeye yükselmesi ve nihayet insanın mistik bir aydınlanışla gerçeği nefsinde tecrübe edişi Hay’ın felsefî gelişiminin merhalelerini oluşturur.”[1]

Hay Bin Yakzan eseri tür olarak felsefî anlatıdır. Biyografi şeklinde kaleme alınmıştır. Bir anlatıcısı vardır. İlahi/Tanrısal bakış açısıyla anlatılmıştır. Robinson Crusoe’da ise “ben” merkezli anlatım tarzı vardır. Bugün dahi Hay Bin Yakzan gibi eserlere ne diyeceğimizi, bu felsefi anlatıları nasıl adlandıracağımızı bilmiyoruz. Hay tam bir edebi formda değildir. Ne bir formel deneme ne de bir edebi form dairesine girer. Ahmet Hamdi Tanpınar’a göre; Müslüman aleminin ilk roman örneğidir. Dünyanın ilk felsefî romanı, robinsonad/adasal romanı dense de bu esere roman dememiz bugünkü anlamıyla mümkün değil. Batı’da 14. asırdan itibaren ilgi görmeye başlamış olan bu eser İbranice’ye ve Latinceye 14-15. asırlarda çevrilmiştir. Bazı araştırmacılara göre Daniel Defoe, Robinson Crusoe adlı romanını Hay Bin Yakzan adlı felsefî anlatının Latince çevirisini okuyarak etkilenmiş ve romanını kaleme almıştır. İbn Tufeyl’in Hay Bin Yakzan adlı anlatısından bahsettikten sonra Daniel Defoe’nin Robinson Crusoe adlı romanını inceleyelim ve Hay Bin Yakzan ile mukayesesini yapalım.

Hikâye 1651 yılında başlamaktadır. Robinson Crusoe, İngiltere’de yaşayan orta halli bir ailenin en küçük çocuğudur. 19 yaşındadır ve hiçbir becerisi yoktur. Kendisine sunulan hayat standartlarını benimsememektedir ve denizlere açılıp serüven yaşamak istemektedir. Babası Robinson Crusoe’ya alt sınıfın köle olduğunu, üst sınıfın kavgalarla boğuştuğunu ve en rahatının orta sınıf olduğunu anlatır ve denize çıkmaması için onu ikna etmek ister. Ebeveynlerinin her türlü telkinlerine rağmen isyankâr bir ruhla davranır ve arkadaşının babasının gemisiyle denize açılır. Çok geçmeden büyük bir fırtına çıkar ve Robinson Crusoe denize açıldığı için büyük pişmanlık duyar. Babasından ve Tanrı’dan af diler. Durumu öğrenen kaptan Robinson Crusoe’ya kızar ve ailesinin yanına dönmesini ister. Bir süre sonra tekrar denize açılan Robinson Crusoe bu sefer de Faslı bir denizcinin kölesi olur. Bir süre sonra bu Faslı’nın elinden kurtulmayı başaran Robinson Crusoe Brezilya’ya gider ve ziraatla uğraşarak zengin olur. Maceraya atılma isteği ve zenginlik hırsı ile köle ticareti yapma hevesiyle tekrar denize açılan Robinson Crusoe, bindiği gemi bir daha batınca canını zor kurtararak bir adaya düşer. Adadan kurtuluşu olmayan Robinson Crusoe bir kilometre yakınlıktaki batık gemiye gider ve her türlü işine yarayacak aleti alıp, geminin direklerinden yaptığı sal ile karaya geri getirir. İlk iş olarak kendisine bir barınak inşa eder. Avlanarak hayatta kalmaya çalışır. Babasının sözünü dinlemediği için gazaba uğradığını düşünerek büyük pişmanlık duyar ve gemiden kurtulan tek kişi olduğunu görünce şanslı olduğunu düşünür. Gemiden kâğıt ve mürekkep alarak günlük tutmaya başlar. Yaşadıkları yüzünden halen pişmanlık duyan Robinson Crusoe Hristiyanların kutsal kitabı İncil’i okumaya başlar. Başına gelen her şeyin Tanrı’yı unutmuş olmasından kaynaklandığını düşünür ve inançlarına daha sıkı bağlanır. Artık adadan kurtuluş olmadığına inanan Robinson Crusoe Tanrı’ya daha çok yaklaşmaktadır. Çünkü içinde bulunduğu durumdan kurtulmanın tek yolu budur. Bunun dışındaki zamanlarda eşya yapmakta, yemek hazırlamakta ve avlanmaktadır. Robinson Crusoe yakınlarda bulunan bir adada insanların olma ihtimalini düşünür ve o adaya gidebilmek için sandal yapmaya girişir. Bir zaman sonra Robinson Crusoe adanın doğal kurallarına gitgide alışır ve adanın tek hâkimi olmanın hissini yaşar. Hayvanları eğitir ve evcilleştirir. Avcılıktan ziraata geçer. Bir zaman sonra bir mağara bulur ve burayı yeni yerleşim yeri yapar. Robinson Crusoe adadaki yirmi dördüncü yılındayken yerlilerin bir adamı yemeye çalıştıklarına şahit olur ve adamı yerlilerin elinden kurtarır, yerlileri ise öldürür. Kurtardığı bu yerliye Cuma ismini verir. Kendi ismini de Efendi olarak öğretir. Cuma Robinson Crusoe’nun adeta kölesi olur. Robinson Crusoe, Cuma’ya kendi dilini öğretir. Zamanla Cuma’yı çok sever ve Cuma da Efendisinin dilini, İngilizce’yi çok iyi öğrenmeye başlar. Yerlilerin Avrupalı bir adamı yemeye çalıştıklarını gören Robinson Crusoe yerlilere saldırarak adamı kurtarır. Kurtardıkları bir İspanyol’dur. Farkına varmadan Cuma’nın babasını da kurtarmıştır Robinson. Bunu gören Cuma Efendisine iyice bağlanır. Robinson Crusoe Protestan, İspanyol Katolik, Cuma ve babası putperestti. Gerçi Cuma, Robinson sayesinde iyi bir Protestan olmuştu. Adada farklı dinlere mensup insanlar vardı.  Kaptan İngilizce bilmiyordu ama kabilenin dilini öğrenmişti.  Cuma da İngilizce bildiğinden, Robinson Crusoe Cuma aracılığı ile kaptanla konuşup bilgi alır. Eğer kaptanın adamları da adaya gelirse büyükçe bir gemi yapılıp buradan kurtulabilirlerdi. Bunun hayaliyle bile heyecanlanan Robinson Crusoe’nun önünde iki tane engel vardı; birincisi İngilizler ve İspanyollar arasında süren mezhep savaşları ve bundan dolayı Robinson Crusoe’nun İspanyollara karşı olan güvensizliğiydi. Çünkü on dört kişi daha gelince Robinson Crusoe tek kalacaktı ve buradan kurtulduklarında Robinson Crusoe’yu Engizisyon mahkemelerine çıkarmaları içten bile değildi.  Dolayısıyla Robinson Crusoe her türlü yazılı ve sözlü anlaşmayı yaptırır. Daha sonra isyan çıkmış bir İngiliz gemisini kurtaran Robinson Crusoe bu gemi ile 28 yıllık bir aradan sonra memleketine geri döner. Ülkesinde çok zengin olan Robinson Crusoe 28 yıl boyunca kalmış olduğu adayı büyük bir operasyonla medenileştirdikten sonra ülkesine geri döner.

Robinson Crusoe’nin ıssız bir adada her şeyin özünü deneylerle öğrenmesi ve geçmişte hiçbir özel kabiliyeti olmayan bir insanın tabiatla baş başa kalıp münzevi bir hayat yaşaması, adım adım olgunlaşması Hay Bin Yakzan’ın yaşadığı süreçle birbirine benzemektedir. Hay Bin Yakzan’ın ıssız adada Tanrı’yı keşfetmesi ile Robinson Crusoe’nun geçmişte ilgilenmediği Tanrı’ya yönelmesi bir bakıma birbirine benzemektedir. Ama felsefi arka planı göz önünde bulundurduğumuz zaman Hay bin Yakzan ile Robinson Crusoe karakterleri dünya görüşü açısından pek de benzer özelliklere sahip değildirler.,

Hay Bin Yakzan’da tabiat Hay’ın öğretmeni gibidir. Hay tabiata bakarak öncelikle maddeyi anlamlandırmaya çalışır. Herhangi bir insanla iletişime geçmediği için bir dil bilmemektedir. Her şeye kendi yöntemlerince bir anlam atfetmeye çalışmaktadır. Her şeye değer vermektedir. Tabiatı kendi çıkarları için kullanan bir düşünce içerisinde değil. Her gördüğü şeyi tefekkür eder. Her varlığın ardındaki gizli hakikati keşfetmeye çalışır. Bu tamamıyla dostane bir tutumdur. Tabiatı bir köle gibi değil de bir dost gibi görür. Robinson Crusoe ise tabiat üzerinde hakimiyet kurmak ister. Emperyalist bir düşünceyle yaklaşır. Tabiattaki her şeyi kullanır. Yeri gelir avlanır. Yeri gelir eşya yapar. Kendi krallığını kurar ve tüm adayı ihtiyaç duydukça sömürür. Kendisini yaşatmak için tabiatı tüketmek gerektiğini düşünür. Çünkü Robinson Crusoe kendisini tabiatın efendisi olarak görür. Adaya Avrupa’dan insanlar getirir ve yerleştirir. Mülkü bölüştürür ama sahibi yine kendisidir. Sömürge anlayışına doğru giden bir durumdur bu. Bu durum 15. asırda başlayan Batılı devletlerin sömürgeleştirme zihniyetlerinin bir yansımasıdır.

Hay Bin Yakzan elli yıl boyunca yaşadığı, keşifler yaptığı, dostlar edindiği adasını terk etmemekte kararlıdır. Absal’ın adasına gidip insanlara hakikatleri anlattığında ahalinin olumsuz tepki vermeleri neticesinde, insanlar içinde yaşamayı tercih etmez, minnet hissettiği, hakikate eriştiği, insân-ı kâmil derecesine eriştiği adasında inziva hayatı yaşamayı tercih eder. Fakat Robinson Crusoe adaya düştüğünden beri tek emeli bu adadan kurtulmaktır.

Hay Bin Yakzan akılcıdır. Akıl ve sezgi ile avret yerlerinin örtülmesi gerektiğini öğreniyor. Hayvanları inceler ve hepsinin avret yerlerinin örtülü olduğunu görür. Akılcı olması neticede Absal’ın vahiy ile ilgili öğretilerinin tamamını gönül rahatlığıyla kabullenmesine sebep olmuştur. Robinson Crusoe de akılcıdır. Akıl ve deneyle yola çıkıyor ve yine aklın ve deneyin mutlaklaştırılması sonucuna ulaşıyor.

Hay Bin Yakzan, kendisini yetiştiren ceylanın ölümü ile birlikte metafizik gerçekle karşılaşıyor. Evrenin yalnızca soyut varlıklardan ibaret olmadığını anlıyor ve aydınlanmayı yaşıyor. Robinson Crusoe ise babasına karşı itaatsizlik edip deniz yolculuğuna çıkması ve geminin alabora olup Robinson’un denizle cebelleşip daha sonra adaya çıkmasıyla metafizik gerçeklikle karşılaşıyor. Robinson’un itaatsizliğinin cezasını çekmesi kutsal kitaplarda geçen Yunus kıssası ile benzerlik göstermektedir. Burada denizi ana rahmi, adayı ise dünyanın bir minyatürü olarak düşünebiliriz. Robinson, başına gelenlerin babasına karşı yapmış olduğu isyankâr tavırdan gerçekleştiğini anlayınca pişmanlık duyar ve hem babasından hem de tanrısından af diler. Bu durum Robinson’un metafizikle karşılaşmasıdır. Robinson Hristiyanlığın eleştirel bir bakışı olan Protestanlık mezhebine mensuptur. Ayrıca kiliseyi reddeden, reforme edilmiş Presbiteryen anlayışına sahiptir. Presbiteryenlikteki inançlardan biri Tanrı’nın belirlediği çizgiden çıkılmamasıdır. Devamlı o çizgide kalması gerekmektedir. Robenson ailenin istemediği bir iş yapar ve denize açılır. Aile, Robinson’un, Allah’ın çizdiği yerin tam tersinde bir iş yaptığı için bunu bir ayaklanma gibi görüyor.

Hay Bin Yakzan daha önce de belirttiğimiz gibi, kendisini adanın efendisi olarak görmemektedir. Kendisini adanın bir parçası olarak görmektedir. Bu durum İslâm medeniyetini yansıtmaktadır. Robinson Crusoe ise kendisini adanın efendisi olarak görmektedir. Bu durum 14. asırda Batı dünyasında başlayan sömürgecilik yarışının bir yansımasıdır. Sömürgeciliğin propagandası yapmaktadır. Robinson Crusoe burada çelişkiye düşmektedir. Dengesiz bir karaktere sahip olduğu görülmektedir. Hem Tanrı tarafından cezalandırıldığını düşünüp, pişmanlık duyup Tanrı’ya yakarır ve ona sığınır. Her gün İncil okur ve dua eder. Hem de yaşadığı adayı sömürür ve adadaki diğer canlılara ikinci sınıf insan muamelesi yapar. Bulduğu silahlarla hayvanları öldürür ve bu durumdan zevk alır. Robinson Crusoe bir talihsizlik sonucu düştüğü bu adadan azami derecede fayda sağlama yoluna gider. Bu durum yazarın yaşadığı dünyanın bir yansımasıdır. Hem Protestanlığın hem de sömürgeciliğin propagandasıdır.

Hay Bin Yakzan’da dini kurgu felsefî hatta tasavvufîdir. Robinson Crusoe’da ise dini kurgu tamamen politiktir. Angaje etme, yönetme, hakimiyet altına alma meselesi söz konusudur. Robinson Crusoe inatla yaşadığı hayatın olanaklarını kabul etmez ve daha fazlasını istemektedir. Robinson Crusoe’da dikkate değer başka bir mesele de ana karakterin günlük tutması ve her konu hakkında ayrıntılı bilgi vermesi meselesidir. Bu durum o dönemin bilim anlayışı ile uygundur. Rasyonalist bir anlayışa sahiptir Robinson Crusoe.

Adasal türünün iki örneği olan İbn Tufeyl’in Hay Bin Yakzan’ı ile Daniel Defoe’nin Robinson Crusoe adlı eserlerini değerlendirdik. Bu değerlendirmede asıl yapmak istediğimiz İslâm Medeniyeti ile Anglosakson Uygarlığını ahlâk felsefesi üzerinden mukayese etmekti. Daniel Defoe, mensup olduğu uygarlığın ve mezhebin dünya görüşünü Robinson Crusoe üzerinden göstermektedir. İbn Tufeyl ise Hay Bin Yakzan üzerinden İslâm ahlâk felsefesini yansıtmıştır.

BİBLİYOGRAFYA

DEFOE, Daniel. Robinson Crusoe, çev. Akşit Göktürk, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul: 2017.

İbn Sînâ/İbn Tufeyl. Hay Bin Yakzan, çev. Şerafettin Yaltkaya, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul: 2017.

İbn Tufeyl. Hay Bin Yakzan, çev. Derya Örs, İnsan Yayınları, İstanbul: 2017.

KUTLUER, İlhan/KATİPOĞLU, Hasan. Hay Bin Yakzan, DİA, 1997, cilt: 16, s. 551-554.

 

 

[1] Hay Bin Yakzan, İlhan Kutluer/Hasan Katipoğlu, DİA, 1997, cilt: 16, s. 551-554.

 

Önceki İçerikNikos Kazancakis
Sonraki İçerikSanatın Hamiliği
halilibrahimaygul İbn Tufeyl’in “Hay Bin Yakzan” Anlatısı ile Daniel Defoe’nin “Robinson Crusoe” Romanının Bir Mukayesesi
Halil İbrahim Aygül
1992’de İstanbul/Üsküdar’da doğdu. İlköğrenimi Ümraniye’de, ortaöğrenimi Üsküdar Anadolu İmam Hatip Lisesi’nde, yükseköğrenimini İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamladı. Yazıları çeşitli gazete, dergi ve dijital platformlarda yayınlandı, editörlük ve musahhihlik yaptı. Bir süre çeşitli kurumlarda öğretmen olarak çalıştı. Yazı ve eğitim çalışmalarına devam etmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz