Doğu Türkistan Yalnızlığı

2020’nin şu son gününde, yılın son yazısını yazıyorum. Muhtemelen “Yeni Tanin”de yayınlandığında da hem 2021’in, hem de dergideki ilk yazım olacak. Dolayısıyla bir yandan içim, herkese iyi yıllar dilerken, bir yandan da ciddî bir korku taşıyor. 

Bilindiği üzere Çin Halk Cumhûriyeti’nin yasama organı Ulusal Halk Kongresi Dâimî Komitesi, 2017 yılında Türkiye ile Çin arasında imzâlanan “suçluların iâdesi antlaşmasını” onayladı. TBMM’nin henüz imzâladığı antlaşma, 2019 yılında cumhûrbaşkanı tarafından imzâlanıp, TBMM’ye gönderilmesine rağmen henüz onaylanmış değil. Ancak Çin’in antlaşmayı onayladığı dönem, koronavirüs hastalığına karşı Türkiye’ye satılan ilaçların gönderildiği târihe denk gelince ister istemez Türkiye’nin de onaylayacağına dâir soru işâretleri yarattı ve özellikle Türkiye’de bulunan Doğu Türkistanlıların ciddî bir korkuya kapılmalarına yol açtı. 

Bilmemiz gerekir ki, maâlesef, Çin ile Türkiye arasındaki ilişki tek taraflı bir görünüm vermektedir. Çin, Türkiye’ye sürekli mâl satan, Türkiye de alan konumundadır. Dış İşleri Bakanlığı’nın internet sitesinde yer alan verilere göre[1] 2019 yılında Türkiye, Çin’e 2,58 milyar dolarlık mâl satarken; Çin’den 18,49 milyar dolarlık mâl almış. Yâni yaklaşık yedi kat fazla. Türkiye’den kaçıp Çin’e yerleşen ve Türkiye mahkemelerinde suçlu görülenlerle Çin’den kaçıp Türkiye’ye yerleşen ve Çin mahkemelerinde suçlu görülenlerin oranında da büyük bir fark olduğuna emînim. Elbette bu konuda elimde bir veri yok. Çin için Türkiye ile irtibât kuran her Uygur Türkü suçlu olduğuna göre Çin’den kaçıp Türkiye’ye gelen bütün Uygur Türklerinin Çin için suçlu görüldüğünü söyleyebiliriz. Dolayısıyla burada da bir tek taraflı ilişkinin varlığını söylemek yanlış olmaz. 

13 Mayıs 2017’de Pekin’de imzâlanan antlaşma, aslında her ülke ile imzâlanan klasik bir suçlu iâdesi antlaşması[2]. İâde edilecek suçlular, iâde edilmeyecek suçlular diye ayrılmış. Meselâ siyâsî suçluların iâde edilmeyeceği söyleniyor. Antlaşmayı savunanlar, buna dayanarak Uygurların iâde edilmeyeceğini söylese de, Çin mahkemelerinde siyâsî suçla yargılanmıyorlar ki… Çin için hepsi terörist. Öyle ki, Çin için Türkiye ile irtibât kuran, akrabâsı Türkiye’ye giden, çocuğunun oruç tutmasını engellemeyen baba, potansiyel teröristtir. Elbette Çin, Türkiye’ye gönderilecek dâvâ dosyasına bunları açıkça yazmaz. Ama ne yapar? Meselâ aydınlatılmamış bir cinâyet falan varsa, bunu terör kapsamına alıp, pek âlâ bir Uygur Türkü’nün üzerine yıkabilir. Çin’in böyle bir şey yapmayacağını kim iddiâ edebilir ki? Çin’in sözüne güven olmayacağını belirten Bilge Kağan’dan günümüze Çin zihniyetinde ne değişti? Dolayısıyla TBMM, antlaşmayı onayladığı ân, maâlesef, iâde edilecek Uygur Türklerini rûhumuz bile duymayacaktır. Sonuçta hepsini topluca gönderecek değiller, elbette… Muhtemelen tek tek gönderirler ve böylece tepkinin de önüne geçmiş olurlar. Maâlesef, Türkiye Cumhûriyeti’nin alnında bir kara bir leke olan Tahmıskapı (Boraltan) fâciâsının yanına, ikinci bir kara bir leke, sessiz sedâsız yerleştirilir.

Bununla birlikte, maâlesef Türkiye Cumhûriyeti, en başından beri Doğu Türkistan konusunda olumsuz bir sınav vermiştir. 12 Kasım 1933’de kurulan Şarkî Türkistan İslâm Cumhûriyeti olsun, 12 Kasım 1944’de kurulan Şarkî Türkistan Cumhûriyeti olsun, maâlesef Türkiye tarafından tanınmamıştır. Üstelik tanımadığımız gibi bu konuda Sovyetler Birliği’ne danışmaktan da geri durmadık. 28 Ocak 1939 târihli bir belgeye göre Şarkî Türkistan’dan Türkiye’ye elçi geldiği ve Türkiye’nin tanıdığı haberleri resmen yalanlanmaktadır. Bununla birlikte 22 Ocak 1934 târihli bir belge var ki, gerçekten de içler acısıdır.

Hâriciye Vekîli (Dış İşleri Bakanı) Tevfîk Rüştü imzâsıyla Sovyet büyükelçisi Suriç’e Şarkî Türkistan’da yaşananlar hakkında soru sorulmuş, o da emperyalizmin bir hareketi olduğunu, Enver Paşa yanlılarının aktif olduğu, bunların İngilizlere âlet olup, Sovyetler Birliği’ni hedef aldıkları ve aslında Şeyh Sâid İsyânı neyse, Şarkî Türkistan hareketinin de o olduğunu belirtmişti. Bir Türk devleti hakkında Sovyet elçisine danışmaktan çekinmeyen Tevfîk Rüştü ise Şarkî Türkistan hareketini, bir irticâ hareketi olarak görüp, yabancı güdümünde bir hareket olarak, Türk inkılâbının amaçlarından çok uzak olduğu için destek verilemeyeceği belirtmiştir. 

Sonraki süreçte Şarkî Türkistan, Çin tarafından tekrâr işgâl edildi; Osman Batur ve birçok Doğu Türkistanlı i’dâm edildi, katledildi. Günümüze kadar gelen yıllarda ise milyonlarda Türk öldürüldü, yerinden yurdundan sürüldü, âileler parçalandı. Ama Hindistan üzerinden Türkiye’ye gelen Uygur Türklerini kabûl etmek dışında Türkiye, maâlesef, hiçbir şey yapmadı. Ünlü Âzerbaycan Türkü şâir Almas Ildırım, Boraltan fâciâsı üzerine doğrudan İsmet İnönü’yü hedef alan bir şi’r yazmıştı. İşte, aynı durumdayız.

Hiçbir şey yapmayınca suçlamak kolay oluyor. Tevfîk Rüştü, irticâ der, ecnebî etkisi der; günümüzdekiler terör der, “ama onlar da çok dînci” der. Peki, bu insanlar ne yapsın? Câmileri yıkılırken, oruç tutmaları yasaklanırken, dîne daha fazla sarılmaları ve hattâ daha da radikalleşmeleri normal değil mi? Kardeş bildikleri Türkiye sâhib çıkmazken, dünyâdan yardım istemeleri normal değil mi? Türkiye, İstiklâl Savaşı’nda Sovyetlerle işbirliği yapmışken, bir Doğu Türkistanlı’nın Çin’e karşı ABD ya da İngiltere’ye yaklaşmasının neresi yanlış? Kaldı ki, böyle bir şey de yok. Çünkü imkânsız. Onların verebileceği tek destek, Çin’i insan hakları konusunda eleştirmek… O kadar… Oysa, Çin, milyonlarca Türk’ü öldürür; Nazi tarzı toplama kamplarında tutar. Buna karşılık ise “Ama ABD”… Hay, sizin çenenize… Hadi Türk ya da Müslümân olmalarını geçtim, insanlar ölüyor, insanlar… Farkında mısınız, insan mısınız? 

Dolayısıyla Türkiye, Doğu Türkistan konusunda en başından beri çok kötü bir sınav vermeye devâm ediyor. Hani sinema târihinin zirvelerinde yer alan ünlü roman var ya, “Batı cephesinde değişen bir şey yok”… Maâlesef, Türkiye cephesinde de değişen bir şey yok. 


[1]    http://www.mfa.gov.tr/turkiye-cin-halk-cumhuriyeti-ekonomik-iliskileri.tr.mfa (Erişim târihi:31/12/2020)

[2]    https://www2.tbmm.gov.tr/d27/2/2-1798.pdf (Erişim târihi:31/12/2020)

kutlu altay kocaova Doğu Türkistan Yalnızlığı
Kutlu Altay Kocaova
1981 yılında İstanbul'da doğdum. 2002'den beri öğretmenlik yapıyorum. Yayınlanmış eserlerim: -Bozkırın Savaşçısı (roman) -Türkistan'dan Hindistan'a Uzun Yolculuk (roman) - Bozkırın İsyânı (roman) Yer aldığım editöryal eserler: - Tarih Tarih Almanağı - Yeni Nesil Ülkücüler: MHP ve Kürt Sorunu Üzerine - Adsız Bir Kahraman - Mustafa Kayabek (İki Mustafâ: Mustafâ Kayabek ve Mustafâ Sarıbaş) - Türk Millîyetçiliğinde Portreler (Zekî Velidî Togan) - Uluslararası Hacı Bektaş Velî ve Takipçileri -Sempozyum Bildirileri- (İttihâd ve Terakkî Cemiyeti'nin Alevîlik ve Bektâşîlikle İlişkisi) Fotoğrafçılık alanında ise 2009 yılında CNR Expo tarafından düzenlenen fotoğraf yarışmasında ve 2010 yılında düzenlenen "Turuncu İstanbul" adlı fotoğraf yarışmasında sergi ödülleri, ayrıca 2012 ve 2013 yıllarında Kadıköy Kültür Sanat Derneği tarafından düzenlenen Kadıköy Fotoğraf ve Şiir Yarışmaları'nda her iki dalda da 2. ve 3. olduğum gibi mansiyon ve sergi ödülleri kazandım.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz