Haddimizin Hudutları

“Kişi bile söz demini
Demeye sözün kemini”

Yunus Emre

Aziz dostlar, değerli okuyucular, kıymetli hazirun… Bu cümlenin Latincesini öğreneceğim, efsunlu bir tarafı olur öyle söylersem. Zira tamı tamına 6 yıldır periyodik olarak öz dilimde tekrarlamama rağmen bir kerametini göremedim. Çünkü kalıplaşmış bu ifadeler, mükerrer toplantıların, konferansların, seminerlerin açılış cümlesi. Karşımda beni dinleyen, fakat anlamayan, anlayan fakat iştirak etmeyen, iştirak eden fakat riyakar bir kısım topluluğun pek de parlak sayılmayacak gözlerine bakarak, yahu acaba bir tesiri olur mu? diye iç çekmelerimin ardından ağzımdan dökülüveriyorlar. Hemen ardından gelen bir iki cümle daha… Sonra birkaç şiir, biraz hamaset sosu, Bakü – Ceyhan Turan hattından gelen gaza gelişler, kapanış. Bu XXI. Asırda sivil toplum algısının kısa bir diyemi.

Rüştünü İspatladın Mı?

Dostlarla zaman zaman politik bazı olayları mülahaza ederim. Fikirlerine güvendiğim dostlarım, kabiliyetine saygı duyduğum dostlarım, hatta “Ulan densiz, nasıl benden daha yetenekli, daha yakışıklı, daha iyisin?” diye hasetimden çatır çatır çatladığım dostlarım bile var. Yine günlerden bir gün, dostlarıma postmodernizmin neden dünyanın en büyük kepazeliği olduğuyla ilgili savlarımı sıralarken telefonum aniden çaldı. Arayan arkadaş “Bir hocamız filanca yerden ziyarete gelmiş, filanca yerde buluşalım” dedi. Apar topar kalktık, mevzu bahis yere geçtik. Bu satırlara göz atan hemen herkesin tanıyacağı kerameti kendinden menkul “hoca”, kendisini şişleyen bir Rufai şeyhi edasıyla oturmuş, yanına oturmamızı lütfederek bize işaret etmişti. Sohbette yine malumun ilamı var, yine tarihin tozlu sayfalarına karışmış birisi methediliyor, yine birinden emanet fikirler havada uçuşuyordu. Birlikte geldiğimiz bir dostum, “Hocam, sizce de tekâmül için anokronizmin terki lazım değil midir?” mahiyetinde bir şey soruverdi. Eyvah! Sen misin bunu soran! Arkadaşın ne acemiliği kaldı, ne küstahlığı. Ad Hominem denen meseleye canlı kanlı şahitlik ediyordum. Herhalde aşağılamaları ve küçük görmeleri kâfi gelmemiş olacak ki, “Sen rüştünü ispatladın mı ki böyle bir soru sormaya cüret ediyorsun?” dedi. 

Reşitlerin Rüştü

Bilgisini satmaya meyyal, malumatfuruş bir adam olduğumdan olacak, benden daha donanımlı biriyle karşılaşır karşılamaz onu zarflamaya, bilgilerini Kont Dracula edasıyla sömürmeye başlarım. Üstelik insanlarla olan diyaloğunu asgari kelimelere sığdırmış olan ben, bir anda iştahlanır, yüzümde Erlik Kağan’ı andıran bir tebessümle zihnimde kayıtlar almaya başlarım. Şimdilerde bürokrat oldu, kendi suretimin aynadaki tecellisi, kıymetli bir kardeşim, “Ceteris Paribus” diye bir kavramdan bahis açtı bir gün. Anlamı, “diğer tüm durumlar sabitken”… Yani öyle ki, başarıyı ya da başarısızlığı, tecrübeyi ya da acemiliği, reşitliği ya da toyluğu mukayese ederken şartların tamamının eşit olması icap eder. Aksi takdirde kıyastan çıkacak netice yanlış veya eksik olacaktır. O halde, sırf tevellüdündeki haneler daha farklı diye rüştünü ispat ettiğini varsayan bir reşidin, Nuh Nebi’den kalma fikirleri neden fazilet sayılsın? Nedir onu keramet bizi melamet ehli kılan o sır? 

Ululuğun Prostat Tonu

Nasıl ki benzer genetik kodları taşımak birini vazgeçilmez yapmamalıysa, birinin saç tonu beyaz ve gri gamında diye o kişi muteber olmaz, olmamalı. Kendi zamanında kime nasıl davranmış bilmediğimiz, yakın çevresinin adını nasıl andığından haberdar olmadığımız bir kimsenin bizden beklediği hürmete nasıl cevap verelim? Üstelik bu hürmet, kendisinden birkaç gömlek üstte fakat birkaç jenerasyon altta kimselerin kendisine hizmeti eksik etmemesiyse… Hülasa sevgili genç kardeşim, sen yüz milyona yakın bir nüfusa sahip bir ülkede dereceye girerek üniversite kazanan, mezun olduktan sonra kapı kapı iş arayan, sonra asgari ücrete mahkum bir hayatı göze alan, satın alma gücü sıfır, teknolojiye erişimi sınırlı, sürekli engellenen, ket vurulan, susturulmaya çalışılan, fakat konuşmaya en çok layık olansın. Kimseye çay vermek senin vazifen değil. Tek ululuk emaresi prostat olmak olan kimseler sana had bildiremez. Dün, bugün yarını şekillendiremez. Eski, yeniyle yenişemez. Yenişseydi zaten eskimezdi. Yeniye, sana, gençliğine selam!

omer kara Haddimizin Hudutları
Ömer Kara
Mesleki kariyerime 2009 yılında TRT Avaz'da yayınlanan "Kültür Avazı" programında yardımcı elemanlık yaparak başladım. 2010 - 13 yılları arasında İBB Şehir Tiyatroları bünyesinde Sahne Sanatları eğitimi aldım. Cemal Reşit Rey ve Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezlerinde 3 farklı kült eseri sahneledim. 2013-16 yılları arasında Trakya Üniversitesi Sanat Tarihi bölümünde okudum. 2016 - 18 yılları arasında Arkas Holding, British Culture Language Academy gibi kurumsal firmaların Sales & Operation departmanlarında çalıştım. Genç Kızılay, Türk Ocakları, Tema Vakfı gibi kamu yararına çalışır statüdeki kurumlarda gönüllülük esaslı olarak 2013 yılından bu yana hizmet veriyorum.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz