Atatürk
Atatürk

Özgürlük, Düşünme ve Rosa Luxemburg

“Sadece hükümetin taraftarları, sadece -sayıları ne kadar çok olursa olsun- bir partinin üyeleri için tanınan özgürlük, özgürlük değildir. Özgürlük, her zaman farklı düşünenin özgürlüğüdür. ‘Adalet’ fanatizmi için değil, politik özgürlüğün tüm canlandırıcılığı, iyileştiriciliği ve temizleyiciliği bu esasa bağlı olduğu için ve ‘özgürlük’ imtiyaz haline geldiğinde, etkisini yitirdiği için.”[1]

Marksizm’in en önemli düşünürlerinden biri olan Rosa Luxemburg, bu sözleri kurulalı henüz birkaç ay olmuş olan Sovyet Rusya için söylemişti. Yâni sosyalist devrime inanan birinin, böyle bir eleştiri yapabilmesi çok önemlidir. Bu bizim, genel olarak insanlar için, en önemli eksiklerimizden biri. Aynı ya da benzer fikirleri paylaştığımız insanlara karşı üç maymunu oynamak. Görmemek, duymamak, konuşmamak… Bu aslında kendi fikirlerimize yönelik büyük bir hatâ olsa da, bunu görmek imkânsızlaşıyor. Zîra yandaş olmak, iktidara yakın olmak maâlesef, ilk şart olarak eleştirmemeyi, susmayı gerektiriyor. Luxemburg da, bu eleştirisinin ve Lenin ile girdiği diğer tartışmaların bedelini ağır bir biçimde ödedi. Ocak 1919’da öldürüldü…

Gelelim günümüze… Günümüzde de benzeri durumu görüyoruz. Farklı isimler, farklı coğrafyalar, farklı milletler, farklı târihler ama aynı olaylar… Olaya sebebler ve sonuçlar arasındaki ilişki açısından bakarsak, benzer sebebler, benzer sonuçlar doğuruyor.

Luxemburg, bize bir özgürlük tanımı sunuyor. Bunun dışında da benzer ya da farklı birçok özgürlük tanımı var. Dolayısıyla yeni bir tanıma pek gerek yok. Bunun için bana göre daha ziyâde düşünme üzerinde durmak gerekiyor. Düşünme üzerine sorgulamalar yapmak gerekiyor.

Düşünmek nedir? Çok sık kullansak da, kullandığımız gibi midir? Nasıl bir şeydir, kavram olarak, aklî olarak, sorgu olarak? Düşünmek ve inanmak, bir arada olabilir mi? İnsan, üzerinde düşündüğü bir şeye inanabilir mi ya da inandığı bir şey üzerinde düşünebilir mi?

Düşünmek, basittir aslında. Bu yüzden de güzeldir. İnsanlar, sık sık birbirlerine uyarı mâhiyetinde “Düşün biraz, kafanı çalıştır” gibi sözler söyleseler de, elbette kasd ettikleri gerçek anlamda bir düşünme değildir. Düşünmek için ilk ve tek şart, sorgulamadır…

Peki, ama nasıl? Nasıl ve ne şekilde bir sorgulama?

Sınırsız ve evrende var olan, olmayan; varsayılan, varsayılmayan her şeye dâir bir sorgulama… Sınırsız bir şüphecilik… Çizgiyi aşma ve hattâ çizgi diye bir şey tanımama. Düşünmek budur. Hattâ düşünmek budur, diyen tanımlama üzerinde de sorgulama yapmak…

İnsan, hem düşünüp, hem inanabilir mi? Elbette… Ama… Sâdece farklı konularda, farklı alanlarda. Yâni üzerinde düşünmediğiniz bir konu hakkında inanç sâhibi olabilirsiniz. Aynı şekilde inanmadığınız bir konu hakkında da düşünceniz olabilir. İkisi birbirine komşu iki kavramdır ve ikisi aynı ânda, aynı yerde olamaz. Çünkü birinde teslimiyet, birinde ise merâk etme vardır. İnanmak, teslîm olmaktır. Doğru ya da yanlış olmasının bir önemi yoktur. İdeoloji, dîn ya da siyâsî hareket olmasının da önemi yoktur. Sâdece teslimiyet vardır. Düşünmek ise tamâmen merâk ve meraktan doğan sorulara dayanır. Dolayısıyla ikisi aynı ânda, aynı yerde olamaz. Klasik bir fizik yasası, yâni.

Bu açıdan bakıldığında, kavram olarak doğru bir yere oturtmamız gerekir. Düşünmek, tamâmen bağımsız bir beyne sâhib olmayı gerektirir. Yâni günlük hayâtta kullandığımız akıl yürütme argümanlarını da içine almakla berâber aslında çok daha fazlası vardır, içinde. Âdetâ bütün evren…

Düşünmek, merkezden çevreye doğru açılan bir eylemdir. Önce sen, sonra sana dayatılanlar, sonra değerler, sonra âile, sonra çevre, sonra çevreye dayatılanlar… Bu tâ evrenin en uzak köşesine kadar gider ve bu bırak, bir insan ömrünü, ne insanlığın ömrüne, ne de dünyânın ömrüne sığmaz. Evrenin ömrüne sığar mı, ondan da şüpheliyim… Bu yüzden de çok önemlidir ve sorgulayan bir beyin, özgürlüğün sınırsız olduğu tek alandır. Her ne kadar sık sık bünyeyi rahatsız etse de, sıkıntıya soksa da, endişeye kapılmasına yol açsa da, düşünmek, yapılabilecek en güzel şeydir…

Bu noktada insanın aklını kirâya vermesinden ya da düşünmekten vazgeçmesinden de söz etmek gerekir.

Bunun için dünyânın çeşitli yerlerinden örnekler verilebilecek olsa da, Türkiye ve yakın coğrafya üzerinden hareket edersek, târikât ve cemaatlere bakabilir ve bâzı sonuçlara ulaşabiliriz. Bilmemiz gereken bir nokta var ki, şeyh-mü’rid ilişkisinin hâkim olduğu bütün toplumsal hareketlerde, akıl devre dışı kalır. Bu noktada akla ve mantığa uymayan sayısız olay gerçekleşir. Çünkü şeyh, megaloman kişiliğinden dolayı kendisini tanrısal bir kimliğe büründürür. Buna inanan mü’rid de, hem şeyhinin tanrısal bir kimliğe sâhib olduğuna inanır, hem de onunla berâber olduğunda Allah’ın kendisine yardım edeceğine inanır. Bu durumda, düşünmesine gerek kalmaz. Sorgulamak ise Allah’ın yardımını engelleyecek bir tehlike hâline gelir. Dolayısıyla karşımızda tamâmen robotlaşmış kişiler belirir. Cengiz Aytmatov, bunların benzerine ünlü eserinde “mankurt” der. Gerçi romandaki mankurtlaşma biraz farklı olsa da, ortaya çıkan sonuç aynıdır. Robotlaşmış, düşünemeyen varlıklar…

Böyle bir durumun hâkim olduğu toplumsal hareket, bâzen tanrısal güç inancıyla körü körüne saldırır ve çok önemli, büyük başarılar kazanabilir. Aynı zamanda bir târikât şeyhi olan Sâfevî şâhı İsmâil Hat’âî’de bu vardır. Mü’ridleri, onun Ali’nin rûhuna taşıdığına, Mehdî olduğuna inanıyordu ve bu yüzden saldırırken, büyük bir güven taşıyorlardı. Bu yüzden kısa sürede büyük başarılar kazandılar. Ama Çaldıran’da Yavûz Sultân Selîm’in aklı karşısında kaybettiler.

Atatürk devrinde de bunu gördük. İstiklâl Savaşı’nda İslâm’ı kullanıp, Yunan ordusuna “Allah’ın ordusu” diyebilecek hâle gelenler ve onların peşinden gidenler, cumhûriyetten sonra Şeyh Sâid gibi birinin peşinden gidenler… Burada akıl devre dışı kaldı ve Atatürk’ün aklı karşısında kaybettiler.

Günümüzde de bunu yaşıyoruz. İster Fethullahçı hâinler olsun, ister diğer târikât ve cemaâtler olsun, oldukça benzer durumları görüyoruz. Aklını bir şeyhe ya da dînî öndere teslîm eden kişiler, her zaman akıldışı hareket ederler. Böyle mantıksız ve aptalca hareketler nasıl olur, demenin bir önemi yok. Çünkü sorunun yanıtı doğrudan, sistemin içinde saklı. Aklını devrede mü’ridlerin akılcı davranması, fazlasıyla akıldışı değil mi?

İşte, sorgulamanın önemi burada kendisini bir kez daha gösteriyor. İnancın parçası olan her konuda, birey ne kadar zekî ve bilgili olursa olsun, aklını terk ediyor. Bu yüzden de hep, kitleleri peşinden sürüklemeyi başarırken, aklını devre dışı bırakmayan, sorgulayıcı zihinler kazanıyor. Üstelik kazandıkça da, önünde eşsiz bucaksız bir alan açılıyor.

Ruslar, yaklaşık bin yıldır var olsalar da, târihteki en önemli hamlelerini Petro ile yaptılar. Kimisi “Deli”, kimisi “Büyük” dese de, Petro, târihin en akılcı ve özgür düşünen liderlerinden biri oldu. Kilisenin etkisini azalttı, Avrupa’nın modernleşmesini örnek aldı.

Bu örneklerden sonra, tekrar başa dönüp, Rosa Luxemburg’un özgürlük tanımını günümüze ve hattâ bugüne uyarlarsak, yaşanılan sorunları da bir nebze anlamış olmaz mıyız? Özgürlük, sâdece bir kesime tanınan bir imtiyâza dönüştüğünde, ister istemez o imtiyâz, sinekleri toplayan ışık görevi görmeyecek mi? Tabiî ki, görecek… Kötülüklerini gizlemek isteyenler için bu imtiyâzlar, hem örtü, hem silâh olacak. Kimi yerde hükûmete yakın görünecek; kimi yerde vatan, millet, bayrak edebiyâtı yapacak; kimi yerde en ileri Kemâlist görünecek; kimi yerde de terör örgütüne yakın olacak… Güce yakınlık mes’elesi yâni.

Dolayısıyla farklı düşünenin özgürlüğünün önemini iyi anlamak ve özgürlük üzerinden evrenin sınırsızlığı üzerine düşünmek zorundayız…

KUTLU ALTAY KOCAOVA


 

[1]Luxemburg, Rosa, Türkiye Üzerine Yazılar, s.13-14, Belge Yayınları, 1. Baskı, Temmuz 2013

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz